comics & stories

by Zeynep Alpaslan

3 notes

Angelique Houtkamp: Denizcilerin İzinde Bir Sanatkar

Çapa, kırlangıç, kılıç, kalp, kurukafa, yılan, gül motifleri ve kovboy, dansöz, denizkızı, falcı, kabare şarkıcısı kılığına girmiş güzel kadın figürleri: Sanat galerilerinde kanvas üzerinde değil, denizcilerin çıplak göğüslerinde sevilmiş, Amerikan kültür tarihinin ikonik resimleri. Bu resimler, yani denizci dövmeleri, Amerika’ya dair diğer her şey gibi başka kültürlerden, özellikle Doğu’dan ve Asya’dan alınıp yerelleştirilmiş melezler aslında.

Bu dövmelerin her birinin denizci dilinde özel bir anlamı varmış. Kırlangıç ‘eve dönüş’ü, çapa ‘denge’ ve ‘istikrar’ı simgeliyormuş mesela. Üzerindeki boş ‘etiket’e sevilen kişinin isminin kazındığı kalpler ise, Hollywood tarzı aşkın, dolayısıyla Amerika’nın ‘seri üretim’ kültürünün göze en hoş görünen, en ünlü sembollerinden birisi; romantik bir yolculuk yadigarı.

Amerikan dövme sanatının öncüsü Norman Collins (nam-ı diğer Sailor Jerry), donanmadan ayrılıp profesyonel anlamda dövmecilik yapmaya başladıktan sonra bile kendisini ‘denizci’ olarak tanımlamaya devam etmişti. İğne tasarımı, renk kullanımı ve hijyen meselelerinde çığır açmış bu titiz dövmecinin sanatına yön veren, onun dinmek bilmez denizcilik tutkusu olmuştu. Sailor Jerry dövme sürecinin de bir yolculuk (çoğu erkek için bir fetih yolculuğu) olduğunu anlamış, kırlangıç ya da çapa gibi kendi kendini açıklayan evrensel sembollerin dahi değişik renk kombinasyonlarıyla ne kadar kişisel bir ifade aracı haline gelebileceğini fark etmişti.

Sailor Jerry’nin dövmeleri genç erkeklere deniz yolculuklarında, savaş meydanlarında ve ilk kez gördükleri ‘el değmemiş’ topraklarda eşlik etmiş, bütün bu süreç boyunca onlara - adeta görev bilinciyle –eve dönüşün mümkün olduğunu hatırlatmıştı. Bu esnada evde onları bekleyen kadınlar, kendilerini canla başla bu dövmelerdeki Bettie Page tarzı pin-up kızlarına benzetmeye uğraşıyorlardı. ‘Maço’ dövmelerin taşıdığı anlam, geride kalanlar için bambaşkaydı belli ki.   

Bugün o dönemin kadınlarının giyim kuşam ve saç stillerini; müzik zevklerini; Hollywood romansına, kabare nostaljisine, korseye, kırmızı ruja ve erkek egemen iş hayatına bakışlarını - yani ‘50li yılların bütün bir rockabilly kültürünü - benimsemiş modern feminist toplulukların üyeleri, Sailor Jerry tarzı dövmelerini kaslı kollarında gururla sergiliyorlar. Tek başlarına ufak çapta bir alt kültür oluşturmuş bu güçlü kadınlar tarafından en çok el üstünde tutulan sanatçılardan birisi, Sailor Jerry ve benzerlerinin –bugün zaten ‘kadınsı’ olarak değerlendirilen - sanatını hem kadınsı, hem de Avrupalı bir bakışla yeniden yorumlayan Angelique Houtkamp. Sanatçının bu kadar sevilmesinde ve bu topluluklar tarafından bir star olarak görülmesinde, onun inanılmaz güzellikteki resimlerinin yanı sıra, kendisinin, resmettiği kadınlar gibi renkli, romantik, nostaljik ve hoş bir karakter olmasının da payı var: Houtkamp, 20.yy başındaki sirk afişlerinde çok sık görülen ‘dövmeli kankan dansçısı egzotik kadınlar’ ile ‘50li yılların pin-up takvim kızları arasında bir yerde duruyor.  

Hollandalı sanatçının işi, eski usül denizci dövmelerini tuvale aktarmaktan ibaret değil elbette, ancak eserlerinin ve kendi sanatçı kimliğinin kökenini burada aramak yanlış olmayacaktır. Angelique Houtkamp, kariyerine otuz yaşında, Sailor Jerry tarzı dövmeler yapan bir çırak olarak başlamış. Dövme fuarlarında sergilediği tasarımlar galeri sahipleri tarafından keşfedilip sergilenince, sanat dünyasından ciddi bir hayran kitlesi edinmiş ve dövmecilikten yavaş yavaş uzaklaşıp kendini dövme sanatından ilham alan resimler yapmaya adamış. Houtkamp Amsterdam’daki stüdyosunda hala kişiye özel dövme tasarımları yapıp uygulasa da, artık daha çok suluboya resim üzerine çalışıyor. Onun resimlerindeki denizci motiflerini bedenlerinde taşıyan rockabilly chick’lerin sayısı ise hiç de az değil.


Houtkamp’in eserlerinin yalın ve görünür (kolay algılanabilir) olmaları, kesinlikle derinlik yoksunu oldukları anlamına gelmiyor. Korsanların parşömen haritalarını ya da insan tenini andıran bir fonun üzerine yerleştirilmiş çapa, kırlangıç, kurukafa, falcı kadın, denizkızı ve kaplan terbiyecisi… hepsi de evrensel sembollerin, yolculuk hatıralarının, savaşın, nostaljinin ve şov dünyasının egzotik kişiliklerinin hikayesini anlatıyorlar. Houtkamp’in Sailor Jerry tarzı denizci dövmelerinden, burlesque gösterilerinden, dedektif filmlerinden, vintage kartpostallardan, mitolojiden ve sessiz film yıldızlarından ilham alan resimlerine bakınca, arka planda panayır gürültüsüne karışan tatlı bir sirk müziği duymamak elde değil.

Resimleri kadar olmasa da, Houtkamp’in cam fanuslar içinde sergilediği minyatür kafatası heykellerinden oluşan Baby Skulls serisi de oldukça sevimli ve ilgi çekici. Ünlü Hallstatt (Avusturya) kafataslarından ve Cadılar Bayramı’ndan ilham alan bu seri, 17.yy botanik resminin önemli isimlerinden Herman Henstenburgh’un güllü, kurukafalı natürmort tablolarına öykünür bir biçimde, sanatçının stüdyosunda sergilenmekteler.

Son olarak, bu resimlerden birini ömür boyu üzerinde taşımak isteyenler için bir not:  Yolunuz Amsterdam’a düşerse Houtkamp’in stüdyosuna uğrayabilir ya da oturduğunuz yerden, posta yoluyla, sanatçıdan – tabii, belirli bir ücret karşılığında – size özel bir dövme tasarlamasını rica edebilirsiniz. Başka bir seçenek ise, sanatçının resim ve dövme desenlerini bir araya getirdiği Tattoo Darling ve Tattoo Mystique kitaplarından (Outré Gallery Press) birini edinip dövmecinizin yolunu tutmak.  

 

Xoxo the Mag Nisan sayısında yayımlandı. 

Filed under angelique houtkamp tattoo art sailor jerry yazılar XOXO The Mag

2 notes

Seçilmiş Gerçeklik: Yalnızca Kaçıklar İçin

Ydessa Hendeles’in bembeyaz bir teni, çok güzel gözleri, kıpkırmızı upuzun saçları, kıpkırmızı upuzun tırnakları, simsiyah giysileri, kocaman gümüş yüzükleri ve yumuşak, titrek bir sesi var. Masallardaki cadıların, daha doğrusu bu cadıların günümüze uyarlanmış karikatür-imgesinin, yani ‘eksantrik kadın sanatçı’ klişesinin son temsilcilerinden biri o. Eleştirmenlerin Morticia Addams’a benzeterek alay ettikleri, hayranlarının çıkarcılıklarını gizlemeden destekledikleri, belgeselini yapan Agnes Varda’nın bile tüm dünyaya ‘çok tuhaf, çok yalnız ve çok zengin’ olarak tanıttığı kaçık bir hayalperest…

Meşhur fotoğraf koleksiyonundan ve oyuncak ayılara olan tutkusundan bahsederken takındığı ifadeyle, Yahudi soykırımından ve toplama kampından kurtulmuş ailesinden bahsederken takındığı ifade arasında hiçbir fark yok: Ciddi, hüzünlü, dikkatli, ürkek. Bu ifadesi, yaşama bakışını da ele veriyor. Geçmiş ve şimdi, gerçek ve kurmaca, tarih ve hikaye, koleksiyonerlik ve sanatçılık, canlılar ve nesneler, yaşayanlar ve ölüler… Ydessa ne anlatırsa anlatsın, aslında hep aynı sınırlardan, sınırların yokluğundan söz ediyor sanki. Talepkar bir tonla, aynı şeyi tekrarlayıp duruyor: Bir zamanlar mutluydum. Şimdiyse, benim için üzülmeni istiyorum. Beni dinle, beni seyret, beni anla, acımı paylaş.

Geçmişte, Ydessa’nın takılıp kaldığı çok mutlu bir an var. Ydessa bu anı sadece fotoğraflardan ve sevgili annesinin anlattığı hikayelerden biliyor. Aslında bu anı önemli kılan, onun (bebeğin) o güneşli günde, açık havada, annesinin yanında, beşiğindeki oyuncak ayısıyla birlikte, kendini ne kadar mutlu ve güvende hissettiği. Ydessa bunların hiçbirini hatırlamıyor, yine de sırf o ana dönebilmek için durmaksızın çalışıyor; tek başına, ama tüm dünyadan kendisine bu yolculukta eşlik etmesini rica ederek.

Çocukluğun bitmek zorunda olması korkunç bir şeydir. Ydessa bunun acısını belli ki derinden hissediyor. O, Peter Pan gibi, bir yetişkin olmaktansa bir çocuk olarak Olmayan Ülke’de yaşamayı tercih etmiş değil; daha çok, Peter Pan’i ve çocukluğuna dair sevdiği bütün her şeyi geride bırakmak zorunda kalmış melankolik bir Wendy’e benziyor. Yaşlanıyor, ama hatırlamadığı bir geçmişin, terk edilmiş ayıcıkların yasını tutmaya devam ediyor. Bu terk edişler hiçbirimize yabancı değildir aslında; oyuncak ayıya her daim hüzünlü, yıpranmış, acınası bir kişilik atfetmemiz de bu yüzdendir. Fabrika çıkışlı ayıcıklar, paketleri açılır açılmaz eskimeye başlarlar. Güzel günler geçip gider ve ayıcık başkasına verilir. Kenara atılmış ayıcık imgesi, kaybettiği çocukluğunun arkasından ağlayan yetişkinin o kaybolan çocukla bir kereliğine mahsus buluştuğu yol ayrımının simgesidir. Çoğu yetişkin, bu duygu yüklü buluşmayı kendi isteğiyle sonlandırır ve yoluna devam eder. Bazıları ise bunu yaparken o kadar acı çeker ki, bambaşka bir evren yaratma ihtiyacı hisseder. Eskiyle yeninin yan yana yaşadığı, her sabah geçmişin o en parlak, en güneşli anına uyanılan, limon sarısı, tozlu bir dünya…

Ydessa’nın en sevdiği fotoğraf, o her şeyi başlatan fotoğraf, bebek Ydessa’yı, oyuncak ayısını, gencecik annesini güneşli bir günde açık havada sonsuza dek hapsetmiş o fotoğraf… Sonsuza dek mi, yoksa solup gitti mi çoktan? Gittiyse bile, arkasından binlercesini sürükledi: Ydessa Hendeles on yılda biriktirdiği (bazılarını hayranlarından bizzat satın aldığı) binlerce fotoğrafı geçtiğimiz senelerde Münih’te sergiledi. Sanatsal değeri olmayan, bazıları yüz yıllık, üst üste - yan yana dizilmiş bir sürü ‘anı’ fotoğrafı… Askerler, okullu kızlar, sporcular, pikniğe çıkmış aileler, takım elbiseli yetişkinler, çırılçıplak dansçı kadınlar, şimdi çoktan tarih olmuş güler yüzlü kadınlar, erkekler, çocuklar: Bütün bu fotoğrafların ortak noktası, her sahnede nasılsa kendine yer bulmuş oyuncak ayıların varlığıydı. Her fotoğrafta karşımıza çıkan, fotoğrafa bakma deneyimini oyuna dönüştüren, fotoğrafın ‘konu’sunun bile önüne geçen bu ayıcıklar, Ydessa’yı o insanlara ve sayılamayacak kadar çok hikayeye bağlayan birer ‘tılsım’ aslında. Göçüp gidenlerin arasında, yıpranmış ama dimdik ayakta, o mutlu evrenin gözcülüğünü yapıyorlar.

2004 yapımı Ydessa, Les Ours Et Etc. (Ydessa, Ayıcıklar, Vs.) belgeselinde Agnes Varda, Ydessa Hendeles’in başkalarının anılarıyla inşa ettiği bu geçmişi irdelemek istemiş ve Ydessa’nın bir sanatçı olarak portresini çizmeye çalışmıştı. Ydessa’nın sergisinde seçilmiş anılardan oluşturduğu alternatif geçmiş, belgelemeyle kişisel tarih yazımı arasındaki ilişkiyi ortaya koyması açısından önemliydi çünkü. Her birinde mutlaka ayıcık bulunan binlerce fotoğraf, son yüz yılın her anında, her evde, adım başı, mutlaka bir ayıcık bulunduğu yanılsamasını doğuruyordu. Varda, tüm ciddiyetiyle, neden, diye soruyordu. Bütün bunlar ne için? Şöyle cevaplıyordu Ydessa: “Herkesin bir oyuncak ayıya sahip olduğu, kendini güvende hissettiği ve mutlu bir hayat sürdüğü bir dünya yaratmak istedim!”

Teddy Bear Project (Ayıcık Projesi) belki de hiçbir zaman bitmeyecek. Bir zamanlar mutluydum. Şimdiyse… Şimdi, eklenen her bir parçayla (eski fotoğraflar ya da o fotoğraflarda görünen eski, orjinal oyuncak ayılarla) Ydessa kendini daha az yalnız hissedecek. Ayıcık Projesi Münih’teki sergi mekanının dışına taşmış, sınırları belirsiz boş odalarda büyümeye, çoğalmaya, gezmeye ve sahnelenmeye devam ediyor; ama herkes için değil. Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanındaki gezici tiyatronun ilanında yazdığı gibi; yalnızca kaçıklar için… 

 Xoxo the Mag Nisan sayısında yayımlandı.

Filed under XOXO The Mag ydessa hendeles teddy bear project yazılar agnes varda

0 notes

Kuzey Işıkları

Kuzey denizi martılarının sesini duyduklarında karavanın perdelerini aralayıp dışarıya, kar manzarasına baktılar. Çıplak ormanlarla çevrili aydınlık kasabanın rengarenk kış kulübeleri karların arasına pastel boyalarla çizilmiş gibiydi. Gökyüzü açık ve renksizdi, gecenin aydınlığında ne yıldızlara ne de kedilerin çok sevdikleri pembe gezegene yer vardı. Artık hiç karanlık olmayacaktı ve uyumak için renkli kulübelerin pencerelerinde bulunan türden siyah kadife güneşliklere ihtiyaç duyacaklardı. Kediler gözlerini kıstı, yaklaşmakta olan sabah saatlerinin serin kokusunu içlerine çektiler. Buz kokuyordu orman ve kulübelerin bacalarından kahve ve kurutulmuş balık kokuları yükseliyordu. Mırıldanarak birbirlerine sokuldular.

Kasabada otel olmadığından kumpanya yüzme okulunun yatakhanesine yerleştirildi. Oyuncular ranzanın üst katında, dekorcular altta, kumpanya yöneticisi herkesten uzakta havuz kenarındaki şezlonglardan birinde uyudu. Yönetici yufka yürekli, duygusal ve adil bir adamdı ama ekibiyle içli dışlı olmaktan pek hoşlanmazdı.  

Kediler uykuya dalmadan önce, altlarında yatan dekor ustalarına ve kumpanyanın biricik ışıkçısına sevgiyle baktılar. Işıkçı kadife güneşliklerin bile tam olarak engelleyemediği göz kamaştırıcı ışıktan hiç etkilenmemiş gibi, huzurlu ve derin bir uykuya dalmıştı. Her zamanki gibi, hatta her zamankinden de yakışıklı görünüyordu. Yastığının altına sakladığı küçük nottu belki de, yüzündeki cazibeli gülümsemeye sebep olan. Kediler odadakilere iyi geceler dilediler ve ışıkçıya gizlice öpücük gönderdiler.  

Temsil Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra’sıydı. Beyaz olanı Kleopatra’yı oynuyordu, kızıl onun yedeğiydi. Bazen aynı oyunda bile yer değiştirdikleri olurdu; ışıkçının üstün yetenekleri sayesinde seyirci beyaz ve kırmızı tüyler arasındaki farkı asla bilemezdi. Mısır Kraliçesi’nin yasak aşklarını hayal ederek uykuya daldılar; insan boyuna göre yapılmış yatak ikisine de küçük geldiğinden, sık sık bölünecekti uykuları.  

Birkaç saat sonra ışıkçı gözlerini açtı ve yatakhaneyi parmak uçlarında terk etti. Elindeki kağıt parçasına göre, kadının evine gidebilmek için ormandan geçmek ve yedi mavi kulübeden sonra üç kırmızı ve bir sarı kulübe saymak gerekiyordu. Sonra, nottaki krokinin hemen altına karalanmış kısa şiirde dendiği gibi, ‘gündüz düşü gibi buğulu, süt banyosu gibi ılık ve karamela gibi tatlı olan pembe aşk yuvası’nı karşısında bulacaktı ışıkçı. Öğretmen Hanım onu sabahlığı içinde, tarçınlı kahve ve brendiden oluşan kahvaltıyla karşılayacaktı. Hepsi kararlaştırılmış, mutluluk sözleşmesi okulun klor kokulu soyunma odasında ıslak bir öpücükle imzalanmıştı; yüzme öğretmenini görür görmez anlamıştı ışıkçı, kumpanyanın geleceği ne olursa olsun ömrünün geri kalanını bu pastel boya kasabasında geçireceğini. Burada yaşlanacağım, henüz görmediğim o aşk yuvasında. Onun kollarında öleceğim ya da ormanda odun toplarken yaşlılığımda, kar fırtınasında ya da kurt saldırısında, avcı kurşunuyla ya da sarhoş kılıcıyla, ama bu kasabada, muhakkak bu kasabada…

Ormanda dans eden ışıkları hayranlıkla seyretti ve ışıklarla birlikte dans etti. Nihayet ait olduğu yerdeydi, tatlı melodiler çalan bir müzik kutusunda. Temsile saatler kala, evliliğe giden tarçın kokulu bembeyaz patikada, mor kuzey göğü altında durdu ve dizginleyemediği bir sevinçle ellerini çırptı. Etrafta çiçek olsa, Öğretmen Hanım için birkaç tane mutlaka koparırdı.

Kanatlarını çırpmadan havada süzülen martılarla yarışarak yedi mavi kulübenin, üç kırmızı kulübenin ve bir sarı kulübenin yanından fırtına gibi geçti. Pembe evi görünce durdu, elini kalbine götürdü ve kendi nefesini dinleyerek gözlerini kapalı tuttu. Gözlerini sıkı sıkı yumsa bile karanlığa geçit vermiyorlardı kuzey ışıkları; perdelerin arkası hep ışıl ışıldı, ama çok sürmeyecekti bu.  

Başına geçirilen kara çuvalla bir anda dünyası kararınca var gücüyle, ışığı geri getirebilmek için boşuna çırpındı ışıkçı. Öğretmen Hanım dumanı tüten kahveyle pencereye çıktığında her sabahki ıssız kasaba manzarasıyla karşılaşarak hayal kırıklığı yaşadı; kar ışıkçının sürüklenen ayak izlerini çoktan örtmüştü. Ayak izlerini ve iki büyük kedinin pati izlerini…

Çok sevdikleri ışıkçıyı bir ağacın çıplak gövdesine bağladılar. Başındaki çuvalı çıkarttıklarında kedileri karşısında gören ışıkçı ağlamaya başladı. Hayır, hayır, hayır. Şimdi değil, beni değil, başkası olsun, yalvarırım… Yalvarırım, güzellerim, yemeyin beni.

Kediler neşe içinde bıyıklarını oynattılar ve burunlarını ışıkçının beyaz, yumuşak göğsüne gömerken patileriyle onun güzel yüzünü ve çenesini okşadılar. Sakallarını, kulaklarını, ağzının kıvrımlarını… Işıkçı tüyleri tiksintiyle tükürdü. Bana ihtiyacınız var, kraliçelerim, güzel ve dramatik görünmek için muhtaçsınız bana. Ben olmasam kim yıldızlardan yapılmış bir düş perdesinin ardındaymışçasına bulutsu ve yumuşacık gösterecek kürklerinizi?

Müzik kutusuna düşen kuzey ışıkları, tatlı melodilere eşlik eder gibi yumuşak bir valse başladı. Işık, adamın yüzünde esrarengiz oyunlar oynuyordu. Böyle bir güzellik… Ne yazık; yalvarmayı sürdürüyordu ışıkçı. Balıkların kokusunu almıyor musunuz? Ormanın gerisinde buz tutmuş göller var, içleri gümüş rengi balıklarla dolu. Bırakın beni, bebeklerim, bırakın yaşayayım. Dilerseniz gözünüze gözükmem bir daha. Bilmiyorsunuz ama ben aşık oldum. Yöneticiyle konuşup turneden ayrılacağım. Yufka yürekli, duygusal ve adil bir adamdır; onunla birkaç dakikalığına yalnız kalıp derdimi anlatabilirsem, beni anlayacaktır.  

Kediler geriye sıçradılar. Gözleri nefretle, kıskançlıkla ve ışıkçının tanımlayamadığı çok başka, hayvani bir duyguyla parıldadı. Işıkçı boynundaki tasmanın izin verdiği ölçüde başını eğdi, kardaki gölgesini aradı. Rüzgarsız, eğimsiz, çiçeksiz ve gölgesiz ormanda, tırmıklanmış gömleğine yayılan kanın sıcaklığıyla, tam anlamıyla, gerçek anlamıyla, bütün hücreleriyle kavradı kuzey ışıklarını; müzik kutusunun ve pastel manzaranın ötesinde, bu ışığın sevgili divalarına ne yaptığını. Kızılla beyazı eşitleyen, dişleri sivrilten, yanakları kızartan, tüyleri uzatan, gözleri ve kalbi alev alev yakan ışık; ışığın anlamı… Vahşileştirdiği kadar güzelleştirmişti de onları. Artık gölge oyunlarına ihtiyaçları yoktu, doğal gün ışığında dünyanın tüm Antonius’larını aşık edeceklerdi kendilerine. Kasaba halkı çılgına dönecek, kumpanya yöneticisi sevinçle kendinden geçecekti. Ama yüzücü kadın… Işıkçı duygulandı, gözleri göz kapaklarının ardında rüyadaymışçasına kımıldandı.

Kediler el ele tutuşup adama doğru ağır ağır yaklaştılar. Sarıldılar, elleri bağlı olmasa ışıkçı da sarılacaktı onlara. Ben de sizi seviyorum, perilerim, sizi anlıyor ve affediyorum. Yalnız, ölürken dudaklarımdan isminin döküldüğünü söyleyin ona. Düşlerimden kahvenin, brendinin, pazar sabahı yatakta okunan şiirlerin geçtiğini söyleyin. Onu aşkla sevdiğimi söyleyin. Söz verin ve sonra gözlerimi sıkı sıkı bağlayın. Son kez, son bir kez karanlığı verin bana çünkü bu renklerin güzelliği beni öldürüyor.  

Mırıltılar, ormanın müziğine karıştı. Kürk, teni sardı ve ısıttı. Bunu ne zamandır bekliyorduk, biliyor musun? Martıların sesini duyunca hissettiğimiz mutluğu tarif edemeyiz sana. Asırlardır bunu bekliyorduk. Asırlardık senin için hazırlanıyorduk yuvamızda. Ama sen bunu zaten biliyordun, değil mi?

Seni seviyoruz, seni çok fazla seviyoruz.  


AltZine’de yayımlandı.

Filed under Hikayeler altzine

1 note

Toz Pembe Yapay Şeker

Oscar Wilde’nin Dorian Gray’in Portresi romanında sivridilli centilmen Lord Henry, genç Dorian’a – hangi yaşta olursa olsun - leylak rengi elbiseler giyen ve - otuz beş yaşını aştığı halde - pembe fiyonklara düşkün olan kadınlara asla güvenmemesini öğütler. Sadece sıradan insanlar uçuk renklerin uçarı dünyasında teselli bulurlar çünkü. Yüzey, daha fazla yüzeyle kaplanarak gizlenmeye çalışılır. Bayağılık ve müstehcenlik, rengarenk pamuklara sarılır. Diş kamaştıran şirinlik, pamuk şeker gibi tatlı ve yapışkan bir tehlikenin habercisidir. 

18. yüzyıl rokoko resminin önemli temsilcilerinden Jean-Honore Fragonard’ın 1767 tarihli Salıncak tablosu bu görüşü doğrular niteliktedir. Bir koruda, pembe elbisesiyle doğanın en güzel parçasıymışçasına resmedilmiş ışıltılı genç kız, salıncağı iten yaşlı sevgilisinin asla göremeyeceği bir açıdan, hemen aşağısında oturan lord’a bacaklarını gösterir. Bu ‘müstehcen’ sahneyi günümüzde herhangi bir parfüm ya da dondurma reklamından ayıran tek şey, genç kızın ‘objektif’e göz kırpmamasıdır. Rokokonun yaldızlardan, fırfırlardan ve masum pembelerden yararlanma biçimi, belki de çilekli dudak parlatıcısının icat edilmesine, cupcakelerin fetişleştirilmesine ve Katy Perry’inin bir ‘sanat olayı’ haline gelmesine zemin hazırlayan şey olmuştur.

Hansel ve Gretel masalının Gretel’i ile kötü cadısı arasında bir yerlerde duran Katy Perry’inin, Teenage Dream albümünün kapağını ve California Gurls klibinin sanat yönetmenliğini ömrünü bu masaldaki şekerden yapılma evi çizmeye adamış bir ressama, Will Cotton’a emanet etmesi de şaşırtıcı değil. Amerikalı sanatçı Will Cotton, ‘tatlı’ları ölü doğa şeklinde değil, gerçekçi bir üslupla cıvıl cıvıl birer doğa manzarası gibi resmetmesiyle ünlü. Lolipop ormanları, çikolata dereleri, dondurma dağları, pamuk şeker bulutları… Hepsi de, Cotton’un zihnindeki Olmayan Ülke’nin masalsı, pastel, masumiyet ve erotizm yüklü toprak parçaları.

Cotton insansız manzaralarıyla, şekerden yapılmış, erişilemez, tamamen düşsel bir dünyaya kaçışı kışkırtıyor; Roald Dahl’ın Charlie’nin Çikolata Fabrikası romanında tasvir ettiği iştah açıcı iç mekanları – yetişkinler için – yeniden yorumlayarak, çocukluk hatıralarını gerçeklikten temsile uzanan dar patikalara ekmek kırıntıları gibi serpiştiriyor. Bu gerçekdışı, tuzaklarla dolu ve yapay dünyanın yapmacıksız – ve kafa karıştırıcı - sahiciliği, masumiyet ve erotizmi birbirine eşitleyen aşırılığından ve ‘şirinliğin tehlikeliliğini’ doğallık maskesiyle gizlemeye çalışmamasından ileri geliyor. Etrafta Lily Allen ya da Zooey Deschanel gibi onca popüler kültür ürünü cupcake-kadın varken, Cotton’un resmetmeyi seçtiği ilk ünlünün ‘çok tatlı, sakarin gibi’ dediği pin-up takvim kızı Katy Perry olması da muhtemelen bu yüzden. Sahteliği konusunda dürüst olmayı sahiciymiş gibi yapmaktan, hatta sahiciliğin kendisinden bile üstün tutan Cotton’un – belki de biraz görgüsüzce gözler önüne serdiği – bolluk içindeki toprakları da, gerçekçi (inandırıcı) olmayan hiçbir vaatte bulunmuyor: Burası bir mutluluk ülkesi; burada zevkten ölebilirsin. Hem mutluluk dediğin, anlık zevklerden başka nedir ki zaten?

Will Cotton’un moda ve reklam dünyasından, popüler kültürden ve rokokodan ilham alan ‘tatlı’ manzaralarına eklediği kadın figürleri, giysilerinden ve süslerinden arındırılıp, sadece yapay şeker ve ‘gösteriş’ten oluşan bir manzaranın içine çırıpçıplak oturtulmuş modern Madame de Pompadour’lara benziyorlar. Oburluğu, şehvet düşkünlüğünü ve biraz da bayat bir okumayla ‘tüketim kültürü’nü temsilen ambalaj kağıdına sarılmış, kremalara bulanmış güzel kadınlar, kafalarındaki toz pembe, uçuk mavi ve Lord Henry’inin pek sıkıcı bulacağı, Fragonard’ın ise muhtemelen bayılacağı leylak rengi dondurma külahı aksesuarlarıyla, izleyicinin gözlerine bakarak, onun bütün duyularını harekete geçirmeye çalışıyorlar; ancak bunu yaparken, Fragonard’ın pembeli genç kızı gibi davetkar ve muzip bir biçimde kıkırdamak yerine ciddi, mesafeli, sıkkın, melankolik ve neredeyse somurtkan bir ifade takınıyorlar. Gülümsediklerindeyse, birisi (ressam) onlara böyle buyurduğu için bunu yapıyor oldukları anlaşılıyor- durum öyle gerektirdiği için; gülümsemek baştan çıkarma işinin bir parçası olduğu için. Tabii izleyici, bu gülümsemeyi dilediği gibi yorumlamakta serbest.

Cotton’un sanatına yüklenilen anlam izleyicinin yaşına, cinsiyetine, fiziksel görünümüne ve kan şekerinin düşük olup olmamasına bağlı olarak sürekli değişiyor. Belli ki, içinde yalnızca kendisinin, Katy Perry’inin, yavanlığını tatlandırıcılarla gizlemek isteyen tatsız genç kızların ve tatlı düşkünü ergen erkeklerin yaşamak isteyeceği türden bir ütopya onunkisi. Bu yüzden Cotton’u yapaylıkla, cinsiyetçilikle ve ciddiyetsizlikle suçlayanların sayısı hiç de az değil. Ama ‘estetik’te ne zamandan beri samimiyet arıyoruz? Şirinliğin ve masumiyetin böylesine ciddiye alındığı, el üstünde tutulduğu ve kazanç getirdiği bir dönemde, makyaj malzemelerinin, takma kirpiklerin ya da gıda boyalarının samimiyetini nasıl sorgulamıyorsak, Will Cotton’un (hatta Katy Perry’inin) samimiyetini sorgulamak da aynı şekilde anlamsız ve gülünç değil mi?

Son olarak, Will Cotton’un, stüdyosunu zaman zaman küçük bir pastaneye çevirdiğini ve burada renk renk cupcakeler pişirip, bunları ‘sadece bakmakla yetinmek istemeyen izleyici’sine ikram ettiğini de söyleyelim. Görenler, onun çok canayakın biri olduğunu ve ‘kadın bedenini metalaştırdığı’ yönündeki eleştirilere isyan ettiğini söylüyorlar.

Görseller:http://willcotton.com/

Xoxo The Mag Mart sayısında yayımlanmıştır. 

Filed under will cotton rokoko yazılar katy perry XOXO The Mag

0 notes

Kırmızı Ev

Bahçe, kazanmanın ya da kaybetmenin anlamını yitirdiği yerdir. Ailenin kökeni ve kendisidir. Ne istersen, sana onu verir. Bahçe, doğayla uyum içinde olmaktır. Evin içinin ve dışının bir tutulmasıdır. Sadeliğin takdir edilmesi, simetrinin ve asimetrinin temsil ettiklerinin kavranmasıdır. İyilik ve kötülüğün… Bahçe, senin bilincin ve aksindir.

Sen bana kumun, taşın ve bir avuç yeşilliğin bir çocuğun yerini tutabileceğini mi söylüyorsun? Doğayla iç içe olmanın benim aile özlemimi gidereceğini mi iddia ediyorsun? Bilmediğin bir şey var: Bahçe doğal değil, doğal olanın karşıtıdır. Budanması, işlenmesi, bakımının yapılması, aşılanması, ekilmesi ve biçilmesi gerekir. Tasarlanması ve düzenlenmesi gerekir. Süpürülmesi ve ayıklanması gerekir; eline süpürge aldın mı hiç hayatında?

Bahçe, işlendikçe kendine ait bir bilinç geliştirir, neredeyse bir karakter haline gelir. O zaman onu küçük kaçamakların için kullanamazsın, çünkü her şeyi hatırlar.  Yapabileceğin tek şey, onu kendi haline bırakmaktır. Otlar büyür, çiçekler solar, bütün duygular birbirine karışır. Ortaya çıkan şey metruktur. Senin bilincin gibi. Çarpık, karanlık ve lanetli. Bütün bahçeler senin olsun. Her şey senin olsun. Artık çabalamayacağım. Yoruldum. Gideceğim, seni unutacağım ve kendime gerçek bir aile kuracağım.

                                          *     *     *

Kırmızı evin önündeyim. Hava çok güzel. Demir kapıyı aralayıp bahçeye açılan dar geçitten geçiyorum. Gül ağaçları etrafımı sarıyor. Çakıl taşlarını eziyorum ve bahçeye ulaşıyorum. Ahşap ev o kadar görkemli görünüyor ki, kendimi bu dev yapı karşısında küçülmüş ve değersiz hissediyorum. Enis’in pencereden başıyla işaret ettiği yöne baktığımda, şeftali ağaçları arasına gerilmiş hamağı görüyorum. Hamağın üzerindeki kitabı alıyorum. Peter Pan.. Bir süre hareketsiz kalıyorum; çiçek toplasam mı, diye düşünüyorum, ama çiçeklerin onu olduğundan daha hasta hissettireceğini biliyorum. Bahçeyi içeri almaya teşebbüs etmek olur bu; hakaret olur. Sonunda kapı açılıyor.

Hep böyle oluyor. Her zaman:

Hava çok güzeldi, bahçede çiçekler açmıştı ve Enis hastaydı. Perdeleri kapatıp odaya korkunç bir hava vermeye çalıştım. Ona hayalet hikayeleri okudum. Dışarıda oynayan çocukların sesini duyuyorduk. Çığlıklar ve kahkahalar.. Enis’in dikkatini çekebilmek için sesimi yükseltmek zorunda kalıyordum ve bundan hiç hoşlanmıyordum. Aklı dışarıdaydı, öyle değilmiş gibi yapsa da ben anlıyordum. Kardeşlerini içten içe kıskanıyordu. Onlara katılmak istiyordu. Birkaç kez denedi de, fakat topun peşinden koşarken nefesi kesiliyordu, oyunu yavaşlatıyordu bu yüzden. İstemediler. “Asıl ben istemiyorum” dedi. “Bir topun peşinden koşacak kadar aptal değilim.”

Sonraları yine çıkmak istedi, Gülce Teyze izin vermedi. Ben yokken ne yapıyor odasında? Dışarıyı mı izliyor? Oysa geldiğimde perdeler hep kapalı. Görmek istemiyor. Görülmek istemiyor. Hep saklanıyor. Kendini kimselere, bana bile açmıyor. Bana kızıyor; beni odasına hapsettiğini, oyun zamanımdan çaldığını düşünüyor ve beni azarlıyor. “Git, oyna! Burada benimle tıkılı kalmak zorunda değilsin.” Ona, o odada onunla birlikte olmanın benim için her şeyden önemli olduğunu anlatamıyorum bir türlü.

İkna olmuyordu. İnanmıyordu. “Sen bana acıyorsan, ben sana yüz kat acıyorum” diye saçmalıyordu. “Senin kardeşin bile yok, benden başka kimsen yok.” Her geldiğimde:

Ona hikaye okumak istedim ama beni zorladı. Sonunda çıktım. Kendimi suçlu hissederek, oyuna katıldım. Hiç zevk almayacağımı bile bile. Pencereden baksın, beni izlesin, eğlenmediğimi görsün istedim. Perdeler kapalıydı. Sonunda kendimi kaptırdım. Bağırdım, çağırdım, terler döktüm. Ve oyunu kazandım. Ağzım kulaklarımda pencereye baktığımda, perdeler kımıldadı. Bir gölge içeri kaçtı. Diğerleri benimle alay etmeye başladı. Enis’e laf ettiler. Saldırdım ve ilk dayağımı yemiş oldum. Kırmızı eve koştum hemen. Enis yüzümdeki şişliklere ve morluklara acıyarak baktı. Hiçbir şey söylemedi. Ona hikaye okumamı istedi.

Uykuya daldığında öfkelenmeye çalıştım, ama ne Enis’e ne de diğerlerine kızgındım. Kin tutamıyordum içimde, bahçe bütün kötülükleri içimden çekip alıyordu sanki. Bahçe kötülüklerle büyüyor, dışarısı kötülükle doluyor. Hava.. Ve biliyorum ki Enis o havayı soluyacak, zehirlenecek ve bütün öfkesini bana yöneltecek. Beni nankör olmakla suçlayacak. Bana yine yeminler ettirecek. Beni yine ağlatacak. Ve havanın güzel olduğu her gün, birbirimizden nefret edeceğiz. Kırmızı evin bahçesine açılan dar geçitten geçerken bunu düşündüm: Sanıldığının aksine, geçmişin bugünle hiçbir ilgisi yok. Bugün bambaşka bir tarih yazıyoruz. Bugün bambaşka bir nefretle dolu içimiz. Ve bu sefer, hava ne kadar kapalı olursa olsun, bunu atlatamayacağız.

Bahçedeyim ve perdeler sıkı sıkıya kapalı.

Filed under Hikayeler

0 notes

Notlar-2

-Patrick Süskind Kontrbas oyununda Devlet Orkestrası’nda kontrbas çalan bir sanatçının kaygılarını, hırslarını, kıskançlıklarını ve bütün bunlardan kurtulma çabasını anlatıyor. “Başka biri çöp bidonunu sizden iyi boşaltıyor olsa gücenir miydiniz?” diye soruyor sanatçı, hırslarını bir kenara bırakıp, kendini ‘zanaatçı’ ve ‘memur’ olarak tanımladıktan sonra. “Beni sizden ayıran tek şey, işimi ara sıra frak giymiş olarak görüyor olmam…” (Can Yayınları, çev: Tevfik Turan)

-Yoshimasa Tsuchiya, Japon efsanelerinde sözü edilen düşsel yaratıkların ‘gerçek’ boyutlardaki ahşap heykellerini yapıyor.

Böyle olmalı; ne kadar melankolik, mesafeli ve karanlık olursa olsun, sanat mutluluk vermeli…

-Hazır metni kurgu yoluyla yeniden yazmak ve kurmacaya dönüştürmekle ilgili iki güzel fikir:

Aslı Çavuşoğlu Takip / Poursuite kitabında Türkçe-Fransızca ve Türkçe-Japonca konuşma kılavuzlarından aldığı cümleleri bir hikaye oluşturacak şekilde bir araya getirmiş. (Bent Kitapları)

The Believer dergisinden Sheila Heti, Marilyn Monroe’nun önceki röportaj ve yazılarından derlediği bölümlere kendi sorularını ekleyerek, onunla hayali bir röportaj yapmış.

Çoktan söylenmiş ve ilk kez duyulan sözlerin etkileyiciliği…

-“acı gerçekçilik”

Nilgün Marmara, arabesk için.

-“Giysilerimi düşündüğümde öylesine kederlendim ki, ağlayamadım bile. Şu giyim kuşam konusu o kadar kötü ki. Her şey güzel giyinmeyi istemeye zorluyor insanı. Kötü giyinen kızlarla herkes alay ediyor. Ha, ha, ha… Çok güzel olmayı istemek yetmiyormuş gibi, güzel giysilere sahip olmayı istemek, deliler gibi istemek yetmiyormuş gibi, bir de üstüne hahaha, her dakika burun kıvıranlar..”

Jean Rhys, Karanlıkta Yolculuk, Can Yayınları (çev: Pınar Kür) 

Filed under notlar yoshimasa tsuchiya heykel jean rhys

3 notes

Okuma Odası

Şömineye sırtını dönecek şekilde divana uzandı ve duvarda oynaşan gölgeleri seyretti. Tuhaf nesnelerin tuhaf gölgeleri… Çevresindeki mobilyalar, perdeler, heykeller, vazolar ve raflar, hepsi de çok tuhaf ve gerçeklikten uzaktılar. Hiçbirinin köşesi yok gibiydi, ya da kendine ait bir rengi. Her şey Karadeniz’deki dalgalar gibi kıvrık ve yuvarlak, Sahra’nın kumları gibi ışıltılı ve parlaktı. Her şey, her nesne, onu oyalamak için bir tuzaktı. Bu oda, romanlar, romanlardaki cennet…

Ona soracak olsanız, size cenneti bambaşka bir biçimde tanımlardı. Vahşi çiçekler, ezgotik meyveler, içinde peri kızlarının ve evcil hayvanların yıkandığı gümüş rengi dereler ve Tanrı bilir başka hangi zenginliklerle dolu bereketli bir bahçe değildi onun cenneti. O bütün bunlara bu dünyada sahip olmak istiyordu, bir sonrakinde değil. Hemen, şimdi sahip olamayacağı tek şeye ise, benim gizli cennetim, diyordu. Bir mekandan çok, bir ruh haliydi kastettiği. Cennette olmak, başka bir yerde olmayı arzulamamaktı. Onunla birlikteyken hayatın sık sık cehenneme dönmesi de bu yüzdendi belki de. Onunlayken, şu anda olduğu gibi, sık sık başka bir yerde olmayı düşlerken buluyordu kendini. Yine de burada kalacaktı. Bu gösterişli malikanenin pudra kutusunu andıran okuma odasında, hanımefendinin kemikli dizlerinin dibinde. Hiç gitmemişti ki… 

Duvardaki gölgeler gibi, bu oda gibi huzursuzdu: Yalnız bırakılmak, terk edilmek, harabeye dönmek isterdi. Yıkımı arzular, ama hiçbir şey yapmazdı. Hiçbir şey yapmadığı için de hiçbir şey olmazdı. Odada da hiçbir zaman hiçbir şey olmadığı gibi. Yalnızca beklemek ve inceden inceye dışavurmaktan ibaretti yaşam. İçeride kopan fırtınalardı, kapının çalınmasıyla yarıda kesilen. Farkındalık ve özeleştiriydi, başkalarına yönelik sahte suçlamalar ve öfke nöbetleriyle savuşturulan. Kusursuz bir davet, centilmence geçen bir müsabaka, olaysız bir av partisiydi. Ve son olarak, sonucu çoktan belli bir düelloydu, doğu ile batı arasındaki.


Resim: Jean-Honoré Fragonard

Filed under Hikayeler rokoko

0 notes

Notlar

-Elsa la rose, 1965, Agnes Varda.

Louis Aragon ve Elsa Triolet’in aşkı. Birlikte yaşlanmışlar. Bir sürü fotoğraf, bir sürü şiir… Varda, Elsa’ya soruyor: Aragon’un sizin için yazdığı şiirler, size sevildiğinizi hissettirdi mi? Elsa: Hayır, bana sevildiğimi hissettiren şiirler değil, hayattaki diğer şeylerdi.

Kim ister ki ilham perisi olmak?

-Henri Rousseau hiç gidemediği, hiç göremediği yerlerin resmini yapmış hep. Sıcak ülkeler, balta girmemiş ormanlar, çingene kampları, sirk alanları… Tropik manzaralar hayal etmiş, kurmuş, hikayelemiş, resimlemiş… Gülünmeye, alay edilmeye, aşağılanmaya göğüs gererek, yaşarken tek bir övgü sözcüğü duymadan, hayalini kurduğu vahşi ormanları çizmeye devam etmiş. İnatçılığından değil, inatçılık tek seçeneği olduğundan belki de. Başkaları sevmese bile, sanatını sevmek, sanatına sahip çıkmak ve kendini ona adamak: İyi bir şey yaptığına, bir şekilde doğru yolda olduğuna inanmış olsa gerek. Bugün onun ne kadar ‘iyi’ olduğunu biliyoruz, ama ya ‘kötü’ olsaydı? O zaman boşa mı gitmiş olacaktı her şey?

-Viktorya Dönemi’nde moda olmuş ‘sanat olayları’nın şimdi tekrar el üstünde tutulmaya başlanması: Antropomorfik taksidermi kursları. Taksidermist Walter Potter’in izinde, hayvan doldurmayı öğrenen genç sanatkarlar… Walter Potter’in eserlerini yapıldıkları dönemden bağımsız düşünmek imkansız. O zaman için büyüleyici olan, şimdi için ürkütücü olabilir. Dönemin ruhu çoktan yok olup gitmişken ve taksidermi filmlerde bile ‘kötü karakter’lere ve ‘sapık’lara özgü bir hobi olarak varken, bu durumun yavaş yavaş değişmeye başlaması çok tuhaf. En son Salaklar Sofrası’nda (Dinner for Schmucks, Jay Roach, 2010) bol bol beyaz fareli taksidermi tabloları gördük. İlk bakışta komik ve sevimli görünüyor olabilirler, ama ne olursa olsun, ‘karanlık taraf’talar. Walter Potter’i düşününce, onun tutkusuna hayran olmamak elde değil, ancak taksiderminin (‘avlanmak’ kadar olmasa da) zalimce olduğunu kabul etmek gerekiyor. Zalimce olan, içinde barındırdığı alaycılık: İnsanın kendini hayvanlardan üstün görmesi ve bunun keyfini çıkarması.

-Linda Perhacs, Chimacum Rain

Undine’nin, Küçük Deniz Kızı’nın, Tinkerbell’in ve bir faniye aşık olma talihsizliğini yaşamış diğer bütün düşsel yaratıkların şarkısı.

-“Bilmiyorum. Yetişkin olduğun zaman, Paskalya yumurtaları gibi hoş şeyleri tatmaktan korkarsın, bir daha hiç bulamazsan falan diye, bu yüzden onlardan odalar dolusu edinene kadar onları saklarsın. Para harcamak ve harcadığın için de korkmaya benziyor; yalnızca para değil de insanların harcamaya korktukları, içlerindeki bir şey. Mawhinney’lerden ve başka yerlerden biliyorum. Ve sonra ölürsün ve kendini ve hoş şeyleri, hala üzerinde olan güzel yanardöner kağıdı ve içinde şekilli siyah çikolatasıyla bir Paskalya yumurtası gibi, açılmamış bırakırsın. Biliyorum. Bence yetişkinler salak.”

Janet Frame, Baykuşlar Öterken (Yapı Kredi Yayınları; çev: Z.Ceyil Özmen)


Filed under notlar walter potter taksidermi henri rousseau agnes varda

5 notes

Güvertede

Dalgaların köpüğü, şampanya köpüğü, köpük köpük saçlar, çın çın tabaklar. Patlayan kabarcıkların sesi kulağımda. Kulak kesildim, büyüdüm, kabardım. Onları dinlerken, köpürdüm mavi sular gibi. Mavi sular, ay gibi yüzler, yıldız gibi. Galaksinin tüm yüzleri, ışıl ışıl, köpük köpük, şampanya rengi. Partinin sesi kulaklarımda. Keşke mikrofon bozulsa, keşke müzik kesilse, keşke bu gece erkenden yatmaya gitseler. Keşke boğulsalar, köpükler içinde. Sanırım delireceğim.

Demek ki aklım başımda. Açık denizde, ay ışığında, kaçacak hiçbir yer olmadığını biliyorum. Ne minik bir ada, ne sular altında kalmış gizli bir cennet bahçesi - başka ne vadedilebilir ki, kaçış hayalleri kuran gönüllü esirlere? Okyanusu kibirle yararak ilerleyen vals gemisi. Günahkar yolcular, oyuncular, sanatçılar. Kibirle ilerleyelim kamaralarımızda, kibirle saçalım paralarımızı, kibirle icra edelim sanatımızı. Deniz ilham verir. Köpükler, bizi anlat, diye şarkı söyler. Deniz ilham vermiyor bana. Kara köpükler, kara köpeklerin ağzında. Bomboş, çöl gibi. Kamaram kaya parçası. Kamaram çöl. Bir sussalar, güverteye çıkacağım. Yeter, susun artık! Yoksa aklımı kaçıracağım.

Köpükler ağır, yoğun kokulu. Hiç hafifleyemem, hiç hafiflemiş hissedemem kendimi. Güvertede oturduğum zamanlar hariç. Herkes yatmaya gidince, güvertede oturup yazıyorum. Karanlıkta, ne yazdığımı görmeden. Birilerinden özür dilemek ister gibi yazıyorum, günah çıkarır gibi, affedilemez suçlar işlemişim gibi. Haddimi aşmışım gibi. Aşırılıklar… Bakın, sanki öyle değilmiş gibi anlatıyorum şimdi! Affedilmez suçlar işlemedim mi? Yazılmayı, hikayeleştirilmeyi talep eden, gizli olaylar. Geçmişin köpükleri onlar. Sönüp giden şarkılar. Şimdi, burada, yüzeyde tek bir kaya parçasının görülmediği sakin sularda, yapayalnız, yalnız yolcu, tek bir teneke bavulla…

Ah, sustular. Bulaşıkçılar, çın çın, çin çin, tabak, servis tabağı, şampanya bardağı, duyuyorum, takip ediyorum, biter birazdan. Bulaşıkçılar, bulaşıklar, deliller, her şeyin silinmesi ne güzel. Yazının silinebilmesi, uçup gidebilmesi ne güzel. Evler yığılır üst üste, sonra rüzgar eser, çöl geri döner. Büyük kayalar, adalar, şehirler, sular altında. Kütüphaneler. Mercanlar. Defterimin derisi balina yağıyla kaplı, güvertede güvenle oturuyorum, su damlalarından korkmuyorum. Şanslıyım, diyorum, çok şanslı bir adamım. Bana dua okudular, balık oldum, günahlarımdan arındım.

Bu saatler, sessiz saatler. Benim zamanım. Güvertede oturuyor, yalnız yolcu, yalnız yolcu, güvertede, ıslık çalıyor, kalemi defteri elinde. Benden başka kimse yok koca denizde. Balıklar bile uykuda. Mercanlar, kimse… Sislerin içinde, köpük köpük sisler, köpük balonlar, geçmişin nağmeleri, delice. Sislerin içinde, bir şey geliyor dalgaları yara yara, girdaplar, anaforlar, tufan, gemiye yanaşıyor, bana geliyor. Sislerin içinde, bir kayık beliriyor, düşüncelerimi bölüyor. Kayık, kayık, çok süslü, güllü, kokulu, renkli, bir karnaval kayığı, kadınlar, çocuklar, ucubeler, bir çadır, çardak, tiyatro, kır çiçekleri içinde. İçimde, kayıkta, bir maymun var, bana bakıyor. Tüylerden ve dişlerden yapılmış. Kayıkta, maymun, tüyler ve dişler, çok hafif, çok çok hafif, köpükler gibi. Maymun gülüyor. Kaptan nerede?

                                                *            *            *

Başkalarının hayallerini, evlerini, şehirlerini yıkanlar, güzel olan her şeyi sular altında bırakan o zalimler, o görgüsüz cahiller, o kaba saba adamlarla kadınlar, işte onlar, bu saatlerde mışıl mışıl uyuyor olurlar. O zaman, güverte ıssızlaşır, ay koyulaşır, okyanus rüzgarları gül kokularını güverteye taşır. Bir türlü hafifleyemeyen, arınamayan, huzur bulamayan hassas ruhlar işte o zaman çıkarlar bütün gün kapalı kaldıkları kamaralarından. Bir şey çağırır onları, ıslık çalar gibi, usul usul. Derken güçlenir, bıktırana kadar söyler marşını. Çıkarlar kamaralarından, güvertede otururlar. Karanlığın içinde bir şey inşa etmeye çalışırlar, ihtiyaçtan, neredeyse görev bilinciyle. Derken sis gelir, kara suların üzerine çöker bir hayalet gibi. Bizimki başını kaldırıp bakar, oturduğu yerde huzursuzlanır. Eğer hazırsa, kayık gösterir kendini.

Bazen bir görüntü, bazen klarnet seslerinden bir senfoni, bazen de bir taş yığını olur kayık. Görüntü, tasvir edilmeyi bekler. Masal kahramanı olmak ister. Süslüdür, içi kadınlarla, çocuklarla, sirk ucubeleriyle doludur. İçi komediyle ve trajediyle doludur. Görüntü, sislerin içinde belirir. Maymun sisleri dağıtır, izleyicisine tüm numaralarını sergilemeye koyulur. Görüntü buğulanır, geçmişin ve geleceğin görüntülerine karışır, onu masaldaki cadının kristal küresinden izliyormuş hissine kapılır insan. Ama nadiren olur bu.

Senfoni ise romantiktir, aşırılıklarla doludur. Sahnelenmek ister. Bizimki durup kulak kabartır, müzikle birlikte kendinden geçer. Günahlarından arındığını, temizlendiğini, yakıp yıkan o vandallara inat, insanlığın yararına kutsal kulübeler inşa ettiğini düşler. Maymunun kahkahası, onu düşlerinden uyandırır, tüylerini diken diken eder. Senfoni yükselir, içindeki korkuyu aynalar. Kim güldü, diye sorar, cevabı bilmediğini umarak. Kim var orada? Maymunun kahkahası camları titretir, içini titretir insanın. Bizimki, taş kesilir.

Taş kültesi hantaldır, suda bata çıka ilerler. Ay ışığında, neredeyse bronz kadar parlaktır. Dayanamaz, suya atlar güverteden, taşa doğru kulaç atmaya başlar. Taş kaçar, yorar onu, nefes nefese bırakır. Yakalayınca, oturur üstüne, yontmaya başlar bizimki. Taşın içindeki meleği ortaya çıkarmak için avuç avuç tuzlu su, avuç avuç maymun tüyü yutar. Melek görünür kaba hatlarıyla. Maymunun dişleri meleğin başını hart diye koparır. Bir rüyaydı, der bizimki, ertesi sabah kamarasında açınca gözlerini, tuz kokan ıslak yatağında.

Yıkıntılar arasında dolaşmaktan sıkılmıştır bu insanlar. Yıkılmaktan, toparlanmaktan ve yine yıkılmaktan bıkmışlardır. Duyularının, sezgilerinin, yaratma isteklerinin ellerinden alınmasından, zindanlarda çürümeye terk edilmesinden, herkesin bu çürümeye seyirci kalmasından, bu kadar çok acı çekmekten yorulmuşlardır.

Stendhal çok istemiş böylelerini yanına alıp, ıssız bir adayı doldurmayı. Ama kendi türünü bilmez insan. Kendi gibileri onlarla, onları kendisiyle karıştırır. Bavul bavul maymun taşır adaya… 


Hikaye: Zeynep Alpaslan

Fotoğraf: Emek Gül

Filed under Hikayeler